Site Hakkında
Kulaklarımdan, gözlerimden, tenimdeki gözeneklerden içeri giriyor zaman, sonra kafamda birikiyor ve ağzımdan çıkıyor.İşte bu site öyle birşey.
15 Ekim 2007 Pazartesi
Boyut
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Hatıralar sağır, gelecek kör, şimdiki zaman dilsiz.
İstanbul'un üzerinde bulutlar, gemiler geçiyor köprülerin altından.
Sokaklarda binlerce kağıt, üzerlerinde yüzüm çizili.
Derken bacağıma sürünüyor, şefkatiyle bir kedi.
Gözbebeği,
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Saklayamıyor kimse bakışlarını benden.
Tapınakları bir bir yıkılıyor sahte tanrıların.
Bir adam, elindeki saate bakakalıyor:
Meğer ne kadar hızlı geçiyormuş zaman.
Gözbebeği,
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Kahvenin köpüğü bir okyanus gibi,
İçinde milyarlarca küçük gezegen var, keşfedilmemiş.
Alışkanlığın bilinç gerektirmeyen rahatlıyla içerken son yudumumu,
Kainatı da sindiriyorum oracıkta, bir çırpıda.
Gözbebeği,
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Hasta adam! Sevda bulaşmış üzerine.
Sileyim derken bak iyice yaydın her yerine.
Artık üşütmüyor rüzgar, yakmıyor güneş seni.
Böylece adam, akan burnundan başka, bir de kalbi olduğunu fark etti.
Gözbebeği,
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Simitçinin gözlerinin içine bakıyor martı,
Bir parçacık olsun yiyebilmek için.
Simitçiyse martının gözlerine odaklanmış,
Süzülüyor gökyüzünde, susamdan hayalleri.
Gözbebeği,
Gözümün ufacık bebeği,
Yaşama sıkışmış duyguların içinde, evrenin kara deliği.
Hapsettiğin tüm görüntüler dolaşıyor zihnimde.
Gözbebeği, gözümün açgözlü bebeği.
14 Ekim 2007 Pazar
Ağır-Çekim
Burnum akıyor sürekli ve başım ağırlaşıyor, ilaç almayı sürdürmezsem eğer.Tek başıma oturuyorum odanın ortasında, bir sandalye üzerinde, elimde alev gibi bir fincan.Ağırlık var zihnimin kuytularında; öyle ki her an korkuyorum o ağırlıkla dibe çekileceğim diye.Sanki yer yarılacak içine gireceğim derler ya, onun gibi işte.Utanıyorum bir yandan da, ben bu ruh halinde olacak bir adam olduğuma inanmadığım için.
En küçük bir ses bile binlerce kez çarpıyor duvarlara ve yansıyor bana.Her ses daha ağır, daha yorgun, daha soluk dönüyor geri.Kendi sesim bile.Hiç bitmeyen bir ağır çekimde, elimde bir el baltasıyla, sağa sola saldırmak istiyorum ve yeniden ve yeniden ve yeniden.Bu bana neden oluyor bilemiyorum ancak basitçe içimden geliyor.Kırılan ahşabın, camın sesini duymak, ağır ağır görmek o deformasyonu ve zaman hakkında düşünmek istiyorum.Koca bir gerçekliğin ortasında, evreninin merkezindeki bu odada, elinde bir el baltası olan hasta adam ne ister ki başka?
Sevdiğim kadını özlüyorum sıkça; o buralarda yok bir süredir.Oysa gözlerinin rengini izlemeyi -özellikle bir sahilde güneş ışığı altında- öylesine özledim ki.
Ah bu ilaçlar...
12 Ekim 2007 Cuma
Güneşli Günlere Dair
Bilimsel tüm o açıklamaları -Dünya'yı ısıtması, gece gündüz oluşumuna izin vermesi vs.- bir yana bırakırsam, kişisel anlamı öylesine büyük güneş.Kahve gibi, gitar gibi, hayal gibi...Hatta umudumun kırıldığı anlarda -ki genellikle kapalı havalara rastlar bu anlar- bir görünür gökyüzünde, alır götürür kederimi.Güne dair yaşanacak ne kadar güzel şey varsa onun içinde, işte bu nedenle canlandırıyor beni ve belkide hepimizi.
Sanırım bazı şeyler yüklüyorum ona.Güneş bana Tanrı'nın işareti gibi geliyor çoğu zaman.İnancım, görüşlerim, bu bedene ve ruha ait olan herşeyim ne kadar sağlam temeller üzerindedir bilemiyorum ancak çoğu kez başımı yukarı kaldırır Tanrı'ya birşeyler söyleme ihtiyacı hissederim.Eğer umutsuzsam ve Tanrı'ya bunu anlatıyorsam, birden güneş gösterdiğinde yüzünü içime umut dolar, birkez daha teşekkür ederim ona.
Tıpkı az önce yaptığım gibi...
Süreklilik
Sokaklarda yenien yalnız dolaşmak
Tekil şahısta konuşmaya alışmak
Vapurda tek kişilik yerlere sıkışarak
Ve yanındakini itekleyerek oturmak
Bir gece ansızın gidebilmek
Gittiğin yerden ansızın geri dönebilmek
Hatta belki sadece gitmek...
Kapıyı çalıp içeri girmek orada kalmak
Göçebe gibi serseri gibi
Geçtiğin yolları unutabilmek ya da unutamamak
Bir noktaya gözlerini dikip öylece kalmak
Uykudan ter içinde uyanmak ve sabaha dek uyuyamamak
Her buharlaşmadan sonra yeniden yoğuşmak
Yağmurda bir damla olup okyanusa yağmak
Ellerin terlediğinde pantolonuna silebilmek
Üşümesin diye fırtınada ona verdiğin ceketi artık giymemek
Günün başında yaptığın planları değiştirmemek
Aynı sürede şarj ettiğin telefonu daha uzun süre kullanmak
Kedini daha çok sevmek
Daha çok kahve içmek
Daha çok susmak
İstanbul'u ciğerlerine daha yoğun hapsetmek
Herşeye rağmen yaşamak yerine herşeyden bağımsız olmak
Tüm aynaları kırmak
Tüm köprüleri yıkmak
Zamansızlığa hapsolmak
Yeniden tekbaşına olmak
Ne çok özlemişim seni(!)
Hoşgeldin devrik kral...
Yerçekimsiz Kum Saati
Yapmam gereken çok şey var
Fonda Sinatra çalıyor
Durmadan biryerlere gitmem gerekiyor
Ne yapıyorsun bilmiyorum
Ne yapıyorum bilmiyorsun
Düşünmekten bıktım tüm bunları
Herhangibirşey değil bu olmamalı da zaten
Bu sebepten herhangi insanlar gibi yaşayamıyorum bunu
Yine birşeyler yapmam gerekli
Çağrı alıyorum yeniden
Gitmem gerek
Geri geleceğim...
Kibrit
Ne kadar yoğun
Ne kadar dingin bu karanlık
Uzaklarda benim olmayan hayallerde bedenim
Orada yalnız hayaller yeterken yürümeye
Burada önce hayalleri hayal etmek gerek
Çok üşüyorum
Beni terk eden ruhum neredesin?
Aynalar yüzümü asıyor duvarlar sesimi kısıyor
Bu hayat bu insanlar beni mahvediyor
Ruhum neredesin?
Uykumdan uyandırıyor karanlık eller beni
Hep aynı hançer saplanıyor hep aynı damlayan gözyaşı yaralarımdan
Çok üşüyorum
Bak nasıl değişiyor görüntüler suyun üzerinde
Işık azalıyor karanlık çoğalıyor katran doluyor ciğerlerime
Gündüz ruhları gece maskeleri siliyor
Benim olmayan her nefeste benim olmayan her nefste...
Bunun adı yok benim adım yok
Ruhum artık gelmesende olur
Üşümüyorum
Sadece gözlerim kapanıyor...
ikİZDÜŞÜM
Güneşin ışığı yerine soluk ve soğuk bulutlar vardı gökyüzünde
Damlaların camda braktığı izler gözlerime yansıyor
Gözbebeklerim giderek büyüyor
Böylece daha çok şey hapsediyorum ruhuma güne dair ışığa dair
İnsanlar sokaklarda şemsiyelerle geziyorlar
Ben elimde bir fincan kahve yarı çıplak mutfaktan çıkıyorum
Bulutlar kuşların kanatlarının rüzgarıyla yer değiştiriyorlar
Penceremin önündeki kaktüs usulca büyüyor
Onun dikenleri var doğası gereği
Aslında kaktüsler hiç saldırgan değilerdir
Yaşamak için içinde su saklıyor sadece
Bizse elimize batınca o dikenler
Onu çok saldırgan sanıyoruz
Gökyüzü boğazını temizliyor
Kadınlar korkup erkeklere sarılıyor
Bunu bilen erkekler kadınları her fırsatta korkutuyor
Bunu seven kadınlar ise durduk yere korkuyor
Kedimin salonda yakaladığı bir sineği görüyorum
Bir an için o sinek oluyorum kedimden kurtuluyorum
Sonra kedi olup sineği tekrar yakalıyorum
Sonra yeniden ben oluyorum
Ağaçlar apartmanların arasına sıkışmış
İnsanlar hışırtı yapıyor diye onları öldürüyor
O insanlar Adem ve Havva'nın intikamını mı alıyorlar?
Acaba ağaçlarda bizi mi öldürürdü çok gürültü yapsak?
Nerede olduklarını görmediğim kuşlar birşeyler söylüyor
Onları pek iyi duyamıyorum çünkü
Artık ovalara sadece idolojilerin ayak sesleri yayılıyor
Telefonum çalıyor açamadan arayan konuşmadan ümidi kesiyor
Telefon açıyorum aradığım kişiler hep kapsama alanı dışında oluyor
Hem bu alan tam olarak neyi kapsıyor?
Masamın başına oturuyorum her yanda kağıtlar var
Üzerlerinde çok bilinmeyenli (buna cevaplar da dahil) denklemler var
Birin çözdüğümde bir an için çok mutlu oluyorum
Bir an sonra unutuyorum
Tüm o anlamını öğrenmeye çalıştığım semboller birşeyler anlatıyor bana
Bir denizatına binip boğazı geçiyorum
Belkide sadece gerçeklerle ip atlıyorum
Hayallerim beni havada asılı tutuyor
Yüzümü yıkarken ne kadar garip ellerim olduğunu farkediyorum
Her yanı yara bere dolu ellerim var
Sokağa çıkıyorum yağmurda ıslanıyorum
Kendi kendime konuşup duruyorum
Söylediğim sözler bir kulağımdan girip diğerinde tıkanıyor
Kafama doluyorlar beynim şişmanlıyor
Yağmur hızlanıyor bedenim iyice ıslanıyor
Saçımdan düşen damlalar gözlerimin önünden geçiyor
Bahanem varken biraz ağlıyorum
Eve dönüp kitap sayfalarına üzerimdeki yağmur suyunu damlatıyorum
Üstümü çıkatıyorum üstünlüğümün yanına kirli sepetine atıyorum
Giyiniyorum birşeyler içiyorum
Gece oluyor geceyi düşünüyorum
İnsanlar ellerinde şemsiyelerle evlerine dönüyorlar
Ben odamda beslediğim küçük bulutumun altında
Biraz daha ıslanıyorum
Cama vuran damlaların sesiyle yanan bir ateşin sesini
Ayırtedebilirmi görmeyen biri
Merak ediyorum
Gözlerim ağırlaşıyor ama uykum gelmiyor
Bedenim benimle oyunlar oynuyor
İnsanlar televizyonda yıldızlarla ilgili belgeseller izliyorlar
Yıldızları insanlara yine insanlar anlatıyor
Ben yatağıma uzanıp yıldızları izliyorum
Bana günümün nasıl geçtiğini soruyorlar
Ben anlatıyorum
Ve İsis gözlerimi kapatıyor
Osiris üstümü örtüyor
Aklıma sen geliyorsun
Sonra Anubis kalbime bir hançer saplıyor
Kan akarken bedenimi yakıyor
Uyanıyorum karşımdasın
Gözlerimi kırpıyorum yokoluyorsun
Işıklar sönüyor perde kapanıyor eve dönüyorum
Yağmur şiddetini arttırıp üstüme yağıyor
Bahanem yokken seni özlüyorum...
hayALkolik
Bu gece bu koku bu yalnızlık
Hepsi bu kadar ağır olabilir mi?
Ellerim boşlukta arıyor ruhumu
Geçen güne dönüyor özlemim
Bedenim benden kaçıyor sanki
O loş odada o boş anın içinde birtek sen
Gözlerinin rengi vuruyordu gözlerime
Ve uyurken sen uyumak gelmedi içimden
Bitmesin isterken ruhum o gece
İlk ışıklarına dek yeni günün
Yüzüne baktım
Çekip gitmenin verdiği o yalın özgürlük gibi
Kollarımda ruhun tenimde kokun ellerimde yokluğun
Biraz daha fazla göreyim diye o gözleri
Ruhumun bu seri intihar nöbetleri...
Çöle Dönüş
Sudaki halkalar gibi dağılıp gitmekteler işte
Bir nehir gibi hızlı ve yoğun ki tutamıyorsun
Seçimler yapıyorsun kendine savaş açıyorsun bazen
Yenilgilerin bile aslında yenmek olduğunu fark etmiyorsun
Kocaman yolda kayboluyorsun
Aynalardan kaçıyor güneşten saklanıyorsun
Kaçan mısın kovalayan mı?
Yansıyan mı yansıtan mı?
Kendi sorularından kaçıyorsun
Kaçtıkça yitiriyorsun kendini boğuluyorsun girdaplarında
Önce saniyeler kayboluyor sonra saatler
Yaşamın gömülüyor karanlığa ruhun firari
Çöllere kapısı var şehirlerimin
Ben elimde kılıcım dizlerimin üstünde
Son gücümle kapılarına uzanıyorum...
Bohem
Hepiniz uyuyorken yataklarınızda
Ve bazılarınız dönüp duruyorken düşlerin içinde.
Kahve içiyorum usulca,
Şekersiz, sert, yoğun bir bardak kahve.
Her yudumunun keyfini çıkarırcasına içiyorum hemde,
Her yudum da keyfimi çıkara çıkara doluyor içime.
Zaman kavramımı kaybedecek bir gün daha başlarken,
Aklımdan nehirler geçiyor, ruhum okyanus gibi derin ve mavi.
Geceden kalma ufak kırgınlıklarım, gün ışığına kurban gidiyor.
Bu ev sessiz, bu ev hiç konuşmuyor benimle.
Üzerinde ellerimin izi olan duvarlar kırılmış diyelim bana,
Peki ya geri kalanınız neden sırt çeviriyor?
Sonunda kedimle kahve içiyorum karşılıklı,
O rüyasını anlatıyor bana,bense seçimlerden bahsediyorum ona.
Bir süre sonra kuyruğunu dikip havaya, homurdanarak uzaklaşıyor yanımdan.
İlk ışıklarını görüyorum günün,
Hepiniz uyuyorken yataklarınızda
Ve bazılarınız dönüp duruyorken düşlerin içinde.
Yattığım yerden önümde uzanan manzara,
Turuncunun her tonunu yansıtırken yüzüme,
Martı sesleriyle içime dolan huzura ekleniyor,
Ilık rüzgarın yüzümde gezintisi.
Birbirine benzemeyen bu kaçıncı gün doğumu kim bilir,
Kaçıncı kahve bu içtiğim gün doğumlarında?
Minik ve hızlı adımlarla gelip göğsüme yatan kedimi severken,
Aklımda sen
Fikrimde sen
Kafiye olsun diye değil ama
Ah bir bilsen...
Bir Silginin Günlüğü
Somurtup durduğuma bakmayın
Ben yalnızca varolmuş gibi davrananım
Seslerin ve görüntülerin arasındaki gölge yüzlü adamım
Eğlenin!
Dünya güzel hayat renkli
Zaman gelen felaketleri yokedecek "silgiler" gönderir size
Ellerinizde simsiyah ışıklı fenerlerle birbirinizi inceler
Ve karalarsınız gun ışığında
Işıktan sarhoş olur ne yaptığınızı hatırlamazsınız
Çılgınca dönen donmedolaplarda bir aşağı bir yukarı geçer ömürleriniz
Hiç düşünmeden yediğiniz o pamuk şekerler niçin pembedir kaçınız bilirsiniz?
Tadına varamadan hep ilk ısırıktan sonra yere attınız yiyeceklerinizi
Başınız dönüpte kustuğunuzda iyice karardı gözleriniz
Adı hep değişti ama aynıydı hisleriniz
Yalnız komik aynalarda değişiyordu şekilleriniz
Bazılarınız korku treninde kartondan melekleri görüp saklanıyor
Bazılarınızda küçük bir pistteki arabalarla birbirinizi eziyordunuz
Üstünüze yağan kızıl yağmurlar yıkıyordu yüzlerinizi
Birbirinize hançerler saplarken çok eğleniyordunuz
İşte yaşlı adamın sizden tek dileği
Ruhunu satmak eğlenceye giriş bileti!
Ametist
Sol yanımdan esen rüzgar bedenimin şeklini alırken,
Saçlarım hafif hafif salınıyor, yere eğik başımın üzerinde.
İnce havanın keskinliğini hapsediyorum ciğerlerime, derin nefeslerle.
Boynumdaki beyaz yunus gibi sonsuz bir özgürlükle, kapatıyorum gözlerimi bir süre.
Mavinin içinde yaşıyorum, bedenimi saran suyu hissediyorum yeniden.
İki yana açılmış kollarımla dengelediğim bedenimi hatırladığım an,
Tek ve ani bir hareketle, kendime gelircesine açılıyor gözlerim.
Dalgaların uğultusu hala kulaklarımda, o geceden kalma.
Mumlarla aydınlattığımız, kumların ortasındaki küçük yer,
İçtiğimiz kırmızı şarap, sağ omzumdaki sarhoş melek, sol olmzumdaki çakırkeyf şeytan
Sen, başın gögsümde ve gökyüzündeki alev topları...
Hatıra sinemasının, anlık seanslarından biri daha bittiğinde,
Uçurumun eşiğinde, meydan okuyordum herşeye.
Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyorum.
Beni çağıran birşeyler var rüyalarda, engel olamıyorum.
Altımdaki sonsuz boşluğu kaplayan sis, kocaman, sıcacık bir yastık gibi.
Sanki aynı anda heryerdeyim...
Tam bu sırada gökyüzü çatlıyor, birkaç küçük parça geçiyor önümden,
Sisin ortasına düşüp gözden kayboluyor, tıpkı hüzne damlayan gözyaşları gibi.
O küçük boşluktan gün ışığı sızıyor üzerime, sıcaklığını hissediyorum tenimde.
Bana dokunduğun an geliyor gözlerimin önüne, saçların rüzgardan savrulurken,
Üşürken ellerin, sarıldığın anı hatırlıyorum bana, gün batımında o meteor yağmurundan önce.
Derin bir nefes daha alıyorum keskin havadan
Ve brakıyorum kendimi boşluğa.
İşte o an karanlıkta bir vampir olmaktan kurtuluyor,
Baş aşağı yaşadığım hayatı orada brakıp, uçmaya başlıyorum.
Bak damlalar düşüyor gökyüzünden,
Görüyormusun yeniden yağmur yağıyor!
Gözlerimi yeniden açıyorum tam o anda.
Penceremde günün ilk ışıkları, karşımda sen
Ve görüşüm netleşirken ilk gördüğüm şey gün ışığında parlayan gözlerin oluyor.
ALICIkaranlık
Sen dururken yürümüyor hayatlar
Zaman geçer gün döner geceye ve sabaha yeniden
Uyku ile uyanıklıktır yaşamlara yön veren
Farkındalık ya da görmezden gelmeye çalışmaktır
Braksanda gitmez ruhun karmaşaları
İtiraf etmek zordur kabullenmek daha da zordur
Dikenlerini batırmadan yaklaşamazsın
Yaklaşamadan sana batan dikenlerin acısını yaşayamazsın
Herşey sana dair ve sana uzanan bir çift el
Kaçırma gözlerini yıldızlardan
İtiraf et
İtiraf et
İtiraf et!
Sana kalan yalnız sen değilsin
Sahiplenmek zorunda değilsin
Brakma, gitmesin...
Uzaklığın içine dalıp giderse düşlerin
Kabuslardan uyanırsın Osiris'in bedeninde
Gözlerin sadece bakar
Hapsolur o siyah ve mat boşluğa
Ruhun o siyah ve mat kapılarına
Brakma, gitmesin...
Zaman adil davranmıyor gülmek gerek
Damarlarımda alevden nehirler akıyor
Gece ve gündüz arasında bir yerlerde saklı herşey
Ve arıyorsun
Ve arıyorsun
Ve bulduğunda...
Aksak
Sonsuza uzayan tüm o düşler karışmış karanlığa.
Yıldızlardan merdivenler yapıp zihnimde,
O düşlere ulaşıyorum birer birer.
Rüzgar soğuk elleriyle dokunuyor bedenime,
Cehennem sıcağında İstanbul'un.
Sırtım duvara yaslanmış oturuyorum yerde,
Ellerim, avuç içlerim yukarıya bakar durumda iki yanıma sarkmış.
Gözlerim bulanık, gözlerim ıslak hala.
Suya hasret düşlerim, denize hasret.
Bir yelkenliyle açılmak sonsuza
Ve ardında tüm dertleri brakmak,
Ellerimle suya dokunmak,
Maviye karışmak istiyorum.
Olduğum yerde amuda kalkıp tersten izliyorum herşeyi,
Binalar havada asılı kalıyor,
Yeryüzü sonsuz oluyor, içim ferahlıyor.
Bir an için tüm o tek kişilik yürüyüşlerden kurtuluyorum sanki
Tüm o sokaklar yokoluveriyor zihnimin dehlizlerinde.
Tüm evler baş aşağı ya
Tüm insanlarda bir anda herzamankinden sevecen,
Herzamankinden cesur, herzamankinden aşık oluyorlar.
Penceremden çıkıp saçlarım uçuşurken rüzgarda,
Ellerimi uzatıyorum sana.
Bir köşede oturup bakıyorsun gözlerime,
Cenin gibi kapanıp gündüzü bekliyorsun kendi kendine.
Ellerimden başlıyor su, tüm bedenime yayılıyor git gide.
Bir kapı açılıyor önümde, içinden çıkan adam yüreğimi istiyor.
Kollarım iki yana açık, başımı yukarı kaldırıp kapıyorum gözlerimi.
Yüzündeki sinsi gülümsemeyle uzaklaşıyor kapıya doğru, alevden melek.
Yığılıp kalıyorum yere, gögsüm kanlar içinde,
Gözlerinin mavisini kaybetme diye.
Çölün ortasında, elimde bir hançer.
Şimdi yalnızca bekliyorum zamanın kumlarını.
Rüyamda amuda kalkıyorum odamın içinde.
Aniden uyanıyorum gecenin bir yarısı tüylerim diken diken
Yağmur yağacak sanırım
Çünkü romantizmalarım tuttu yine...
06
Boğuk düşler kaynaksız sesler kar taneleri...
Çok ilerisi gözükmüyor ve yalnızca duyulan ayak sesleri
Uğulduyor bakışların bir köşe başında
Biraz donuk kalıyorum yanında
Sesin dün geceden daha karanlık
Nefesinin buharı ısıtıyor beni
Geceler var zihnimde
Karlı uyutmayan hançer gibi kıpkırmızı kanar geceler
Çoğu kez umudum fırlar bir kitabın içinden
Geceye yem olur sonra kar yağar erimez
Sonra kar yağar yine yollar bembeyaz olur
Sonra bir daha kar yağar ben uykuya dalarım
Rüyalar var zihnimde
Kırmızı değil mavi değil dikdörtgen kare değil
Ne su kadar şeffaf ne çelik gibi sağlam
Bazen balık kadar şıpsevdi
Bazen balıkçı kadar şefkatli
Hepsi çok bilinmeyenli çoğu gri
Görüntüler düşlerim olur kimi zaman
Ya da düşlerim görüntülere dönüşür
Sen bakarsın ben hiç bakmam aldatır aldattırır
Sesim yiter konuşamam ama düğümlenmez boğazım
Yalnızlık var zihnimde
Kocaman bir kum denizi akıcı sürükleyici maceracı
Sonu hep aynı yere varan yol hep aynı yere giden gemi
Yalnızca gidiş bileti
Uykum gelir şehir üstümü örter ninniler söyler
Ben yatağımda bir sağa bir sola dönerim
Yinede uyku tutmaz...
Sarhoşluk var zihnimde
Şeffaflaştırır soyutlar sevecenleştirir beni
Hayatı sevmeye başlarım ve tüm maskeleri
Küçük şişelerdeki zamanı özgür kılar
Küflü mantarları çöpe atarım
Sıcacık bir duş gibi gevşerim sen bilmezsin
İçimden küfrederim...
Olasılıklar var zihnimde
Senin alıştığın benim çatıştığım olur günün birinde...
Bitkisel Hayat
Önce tohumlar ekti annem her gün onları suluyor ve güneşte bırakıyordu saksıyı.Herşey iyi güzel ama annemin saptadığı ölçülere göre sulanıyor ve güneş görüyordu bu domates tohumları.Acaba onların istediği bu kadarmıydı? Hiç itiraz etmiyorlardı.Demekki istedikleri bu kadar diye düşündüm.
Sonra biraz büyüdüler fide oldu tohumlar.Onlar büyüdükçe annem vitaminler ve küçük destekler koymaya başladı toprağa.Bazı günler sulamayı unutuyordu bazen de aşırı su veriyordu onlara (işleri öylesine yoğun ki annemin çok dalgın olabiliyor bu sıralar).Bende gün geçtikçe şaşırıyordum çünkü domatesler hala tepki vermiyorlardı ama bunun bir nedeni olmalıydı.
Bir süre sonra artık domatesler yeşil ve yuvarlaktılar.Annemse onları kendince besliyor onlarla kendince ilgileniyordu.Fotosentez yaparak ihtiyaçlarını karşılamak isteyen domatesler ise yalnızca verilenle yetiniyordu.
Bu periyot domateslerin kıpkırmızı ve koparılabilecek bir hale gelmesine kadar devam etti.Sonunda annem onları (2 taneydiler) koparıp salata için doğradığında içlerinin bembeyaz olduklarını fark etti.Bir parçasının tadına baktığında ise epey lezzetsiz olduklarını ekledi.
Peki şimdi ben neden sebzelerden soğudum? Soğudum çünkü her yanımın o domatesler gibi sebzelerle çevrili olduğunu fark ettim.Bu nedenle korkuyorum çünkü sebze yersem çevremdeki sebzeler bana sinirlenir diye.Hem korktum birazda bende acaba bir sebze olurmuyum diye.Malum ya birinin sofrasında biter hikayesi bir sebzenin ya da bizim domatesler gibi çöpte.
Belki birileri bana "Sebzeden bu kadar anladığına göre sende ancak kabzımal olursun" dediler içlerinden.İnanın birinin sofrasında meze olmaktansa kabzımallık daha iyidir.En kötü ihtimal bir televizyon kanalında futbol yorumcusu olurum.Nasıl olsa dinleyecek sebzeler bulunur.
İnsanlar yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanır
Ve zaman insanları değil armutları olgunlaştırır
(Julius Caesar)
İstanBlues
Yavaş hemde çok yavaş doğdu güneş bugün.Alacakaranlıkta uzun uzun baktım gökyüzüne.Tüm renklerin resmi geçidini izledim sabah olana dek ve gecenin siyahından gün ışığına kadar her renkte biraz duruldum her renkte biraz daha suskundum.
Sabah oldu.Hiç uyumadığım için uyanamadım.Oysa öyle severim ki uyanışları.Bir doğum gibi kutsal bir ritüeldir ruhun gözlerini açtığı an.Sadece biz alışmışlığımızdan dolayı fark edemeyiz bunu tıpkı yaşamın detaylara gizlenmiş sonsuz güzellikleri gibi.
Aklımı işlevsiz ellerimi ise marifetli kılan alışkanlıklarımı tekrarladım güne başlarken: yüzümü yıkadım ve dolaptan bir bardak süt aldım.Tanrı'ya kaybedecek birşeylerim olduğu için şükrettim sonra ve o sırada mutfak penceresinden karşı binanın balkonunda çamaşır asmakta olan bir kadından ayırdığım gözlerimi gökyüzüne dikmiştim.
Bilgisayarımı açıp kocaman elektronik çılgınlığın denizine attım kendimi.Artık kağıtlara yazılmayan, üzerindeki el yazısını okuyamadığımda küfredemediğim, o "eski kokmayan" mektuplara baktım sanal posta kutumda.Hiç görmediğim o sanal postacıya geç getirdiği için sitem edemedim mektupları.
Epey bir zaman sonra bir arkadaşım geldi bize.Oturduk konuştuk biraz.Ben henüz kahve içmiştim konuşurken o kahve tadının ağzımda olmasını özlediğimi fark ettim.Odamdaydık ve burası evin en çok güneş alan yeriydi çünkü odanın büyük bölümünü kaplayan pencerenin bir perdesi yok.Sorunlar kısırdöngüsü üzerine yaptığımız 2 kişilik sonuçsuz araştırmadan sıkıldığımızda dışarı çıkmaya karar verdik.
Bir süredir, doğum günümde bana hediye edilen ancak küçük geldiği için değiştirmem gereken bir gömleği değiştirmek için bir alışveriş merkezine gitmek üzere yola çıktık.Hava gerçekten güzeldi ve içimde umuda dair birşeylerin olması uzun süredir yaşamadığım hisleri kimyasal yollarla vücuduma iletiyordu.Gömleği değiştirdikten sonra bir futbol topu aldım yine aynı alışveriş merkezinin içinden.Sonrası malum sahilde futbol oynayan iki kişi.
Hamlamış vücutlara ağır gelen alışılmış bir antremandan farksız bu futbol kürü bittiğinde arkadaşımın evine gittik.Bu evin futbol oynadığımız yere yakın oluşu nerede olduğunu unuttuğun birşeyi bulmak gibi bir keşif etkisi yarattı üzerimde.
Arkadaşımın evinde bir başka arkadaşı bekledik.Sonra o da geldi.Konuştuk ve aynı olayın insanlar üzerindeki değişik yansımalarını anlattık birbirimize.Yani birbirimize birbirimizi anlattık.Ortak bir gerçekliği paylaşan ama bu gerçekliğin üzerimizdeki kişisel yansımaları nedeniyle uzaklaştığımız birlikteliğimizden bahsederken farklı yansımaların yarattığı aynı sonucun ve ortaklığı bitiren ortak etkinin ne kadar ironik olduğu fark ettim.
Fark ettiklerim gün geçtikçe detaylanırken fark edenler o kadar azalıyor kendi dışındakileri.
Artık telefonum sadece saati merak ettiğimde işime yarıyor.
Artık gün sadece karanlıkların içinden çıkan bir varoluştan farklı.
Artık yavaş yavaş durağanlaşıyorum ve nasır tutuyor ruhum.
Yeni bir gündü.
Yarın için ise alışılmış bir dün olacak sadece.
Dün Gece Bir Rüya Gördüm
Delirti
Gözlerinin içine giren gün ışığının, her fotonu seni daha çok kendine yaklaştırıyor.Ellerindeki sıcaklık, saçlarındaki belli belirsiz rüzgar, sesine sinmiş geceden kalma o sarhoş cümleler, gerçeğin detayları.Kendi gözlerinle görmek, kendi ellerinle dokunmak ve hissetmek o sıcaklığı, sonsuzluğun adımlarından biri.Binlerce güneşten daha sıcak, sonsuz okyanustan daha derin, özgür ve huzurlu olmak...Cümleler yetersiz kalıyor hücrelerimdeki düşü açıklamaya.
Konsantre ol...
Sarhoş gibiyim.Nedeni yok, belkide sadece bu sabahtan dolayıdır.Sevdiğim kadının kollarında uyumak istiyorum birazcık, tüm bedenimin o kokmasını istiyorum.Uçmak istiyorum, çok uzaklara, çok yükseklere...
Ah evet!
Dünya bu aralar çok kasvetli,kendi kendime kalınca ne kadar mutluyum, insanlar kendi kendilerine kalınca ne kadar mutlular.Belkide birbirine kalan iki yalnız kişi daha mutlu olur.Aynı rüyada iki ruh, bir beden...
Kocaman bir düş, sonsuzluğun o büyük kapısı, delilik mi bu bendeki? Hayır...Ama biliyorum ki hücrelerim öyle birşeyle dolu ki, uçuyorum, uçuyorum...
Braksam kendimi yıldızlara ulaşırım ama tek başıma o manzaranın tadı çıkmaz.Ah bu gün, ah sonsuzun meyvesi gün! Biraz daha ilham ver bana,biraz daha.
Ellerim alevden sanki, bedenim su ve ben havadayım.Toprak çekmiyor beni, ölümden uzaktayım.
Gel artık özlemim, gel artık, beni brakma bana daha fazla.Ah narkoz gibi bu...Gülümsüyorum, düşünüyorum, hissediyorum.Gün ışığı gözlerimden içeri giriyor.Kalbim yavaş ve sakin atıyor ama başımdan omurgama doğru giderek uyuşuyor bedenim.Ruhum bir süreliğine tatile çıkıyor belki de.
Onun yanına...
Bir Gökyüzü Hikayesi
Hava öylesine sıcak ki birkaç gündür, herşey ağır çekim hareket ediyor gibi sokaklarda.Siyah kıvırcık saçları bigudilerle tutturulmuş, orta yaşın üzerinde bir kadın, en üst kattaki penceresinden çıkmış, daha da sıcak günler için kalan rüzgarları şişelere dolduruyor.Yüzündeki ifade endişe mi, yoksa mecbur olduğu birşeyi yapmaktan doğan bıkkınlık mı seçemiyorum.Oturduğu eski binanın üçüncü katındaki pencerenin ardında bembeyaz bir kedi var, oturmuş, anlam veremediği bu çılgın dünyanın içinde ya bir sineği arıyor ya da masmavi gözleriyle hepimizi nazardan korumaya çalışıyor.Apartmanın giriş kapısında bir adam durmakta, elinde bir teleskop, üzerinde, kırmızı üzerine kocaman altın yıldızlarla süslü bir takım elbise ve kıpkırmızı ayakkabılar, ne ağzı ne kulakları ne burnu var.Yüzü kocaman bir gözden oluşan bu adam diğer eliyle kıyafetine uygun, başının üzerinde açılmış bir şemsiye tutumuş, bir yandan da binanın giriş kapısına sırtını yaslamakta.Ayaklarının altındaki her yanı çitlerle çevrili bulut, binanın çevresini ancak kaplayabiliyor.Kırmızı elbiseli adamın solundaki çitler bitkilerle sarılmış, o ufak sarmaşıkların içinden kocaman bir gövde uzuyor ikinci kata kadar.Gövde bitim yerinde giderek inceliyor ve ucu yere sarkıyor.Bu uca asılmış eski tip bir sokak lambası, içindeki yarım, erimiş mumuyla hala belli belirsiz esen rüzgarla sessizce sağa sola sallanırken, sarmaşığın yaprakları okyanustaki yosunlar gibi uyum içinde dalgalanıyorlar.Güneş sağa doğru giderek daha küçük bir açıyla gökyüzünde yol alıyor.Bulutun bittiği yerde kocaman ve dümdüz bir çol yaşıyor.Uzaklar yok sanki, bir sonsuza uzanıyor bu çöl.Binanın çevresinde ve bulutun uzağında bir daire şeklinde dizilmiş beş ayna var.Kapı büyüklüğünde beş kocaman dikdörtgen ayna, kumlara biraz geriye doğru eğik şekilde saplanmış, susuzluktan Tanrı'ya yalvaran insanlar gibi gökyüzüne bakıyorlar.Tam bu sırada kocaman gözüne, sol elindeki teleskopunu tutan adam etrafa meraklı meraklı bakıyor bir süre.Sağa sola yukarı ve aşağı gidip gelen teleskop bir ara bulutların içine giriyor.Beyaz patisiyle pencereyi açan kedi, kafasını dışarı uzatıp gökyüzüne bakıyor.Bu sırada kedinin gözlerinin rengiyle gözleri kamaşan kadın, elinde tuttuğu şişeyi aşağıya düşürüyor.Henüz doğrulup sırtını binaya yeniden yaslayan kırmızı elbiseli adam, şişenin bir anda yanından geçmesiyle önce irkiliyor, sonrada penceredeki kadına bakmak için hızla başını yukarı kaldırıyor.Şişe boğuk bir puflamayla bulutun içinden geçtiğinde, kadın, kırmızılı adama şişeyi bulması için bağırıp çağırmaya başlıyor.Bağırırken saçındaki bigudiler sağa sola sallandıkça, daha da korkunç görünüyor rüzgar toplayan kadın.Adam teleskopu binaya yaslayıp şemsiyesini yere açık olarak bırakıyor ve aceleyle kocaman sarmaşığın yakınlarındaki bir yeri eşelemeye başlıyor.Bulutun içinden bir merdiven görülüyor, adam yüzünü apartmana dönüp aceleyle (hatta bir defa tökezleyerek ikinci basamakta) aşağıya inip gözden kayboluyor.Kedi arkasını dönüp kuyruğunu dikleştiriyor ve pencereden uzaklaşıyor.Kadın kendi kendine söylenmeye devam ederken arada bir aynalara bakıyor hızlı hızlı.Sarmaşıklar usulca devinimlerine devam ederken, kedi elinde bir kitap, gözünde kalın çerçeveli gözlüklerle beliriyor pencerede.Kendinden emin, kararlı ve bilgin bir halde sayfaları çeviriyor.Bir patisini, açtığı sayfanın üzerinde yukarıdan aşağıya gezdirirken gözleri, başı hafifçe öne eğik, gözlüğünün üzerinden bakarak, patisini izliyor.Mırıldanmaya başlıyor ve sonra minik bir ışık topu, kitabın sayfaları arasından çıkıp süzülerek ve savrularak, sarmaşığın ucundaki lambadaki, yarım muma dokunuyor.Bu dokunuşla mum önce titrek, birkaç dakika sonra da fitilin, etrafındaki parafinden iyice kurtulmasıyla kararlı ve nispeten daha büyük bir alevle yanmaya başlıyor.Penceredeki kadın aynaları bakışlarıyla birkaç kez daha kontrol ettikten sonra, sağ eliyle kafasını kaşıyor ve hoşnutsuz yüz ifadesi sertleşiyor, penceresinin kenarına ağırlığını daha çok bindirerek hafifçe aşağıya sarkıyor.Sonrasında kırmızılı adamın buluttan geçip aşağıya indiği yere odaklanıyor.Sarmaşık fenerinin ucundaki ışığın, aynalardan yansımasından birkaç dakika sonrasında, kedi, gözlüğünü kapattığı kitabın üzerine koymuş, herşeyin farkında bir tavırla yeniden etrafı izlemeye başlıyor.Bu sırada sarmaşığa en yakın aynanın yüzeyi dalgalanmaya başlıyor.Suya düşen bir damlanın yarattıklarına benzeyen dalgalanmalar, aynanın merkezinden dışına doğru yayılıyor ve aynanın içinden önce bir el, sonra onun devamı, üzerinde bembeyaz hilaller olan mavi bir elbise ve şapka giymiş, kafasının yerinde vantilatör olan, diğer elindeyse bir gitar kutusu taşıyan bir beden beliriyor.Sakin ve alışık adımlarla binaya doğru ilerleyen adam, şapkasını başından hafifçe kaldırarak kediye ve kadına selam veriyor.Kedi başıyla onaylarcasına bir hareket yaparken, kadının yüzünde ilk defa bir umut kırıntısı beliriyor.Vantilatör kafalı adam binanın yanındaki sarmaşığın önünde duruyor, çantasını yere koyup açıyor, içinden çıkardığı gitarı boynuna asıyor ve artık iyiden iyiye kararmaya yüz tutmuş havada, ışığın altında şarkı söylüyor.Mavi elbiseli gitarist, şarkı söyledikçe kafasındaki vantilatör dönüyor ve hafif hafif başlıyor rüzgarlar o uçsuz bucaksız çölün ortasında.Beyaz kedi biraz para atıyor gitar kutusuna, beyaz patileriyle, kadınsa içeri koşup yeni bir şişe almış, kendinden geçmişçesine rüzgar avlamaya başlıyor yeniden.Birkaç dakika sonra gitarist "vuuuu"layarak söylediği şarkısını bitirip çantasını topluyor ve şapkasıyla bir kez daha selam verdikten sonra binanın diğer tarafındaki aynaya girip yokoluyor.Kedi gülümseyerek adamın arkasından patisini sallıyor.Günün son ışıkları da kaybolmak üzereyken, kırmızı elbiseli adam kıpkırmızı bir gözle merdivenlerden yukarı çıkıyor.Bir yandan yeni şişeye rüzgar dolrurup bir yandan elleriyle serinlemeye çalışan kadın, adamı gördüğünde, ikisinin bakışları bir anda kitleniyor birbirlerine.Kırmızılı adam ellerini iki yana açıyor ve gözünden kocaman bir yaş damlıyor yere.Kadın adamı azarladıkça azarlıyor.Yere oturup başını ellerinin arasına alan adam, giderek daha çok ağlamaya başlıyor ta ki gözyaşları sel olup akana kadar.Kocaman damlalar daha da şiddetleniyor ve şimdi her damlanın bulutu delip geçerken çıkardığı boguk ses daha da güçleniyor o sonsuzluk çölünde.
İstanbul'da bugün, sıcak hava herkesi bunaltırken, mucizevi bir şekilde yağmur yağmaya başlıyor.Penceremden dışarı sarkıp ellerimi uzatyorum yağmura tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi ve bir anda elime içi rüzgar dolu bir şişe düşüveriyor...
1010001001011
Yaşı:21
Doğum yeri: İstanbul
Finrod
-Ayağa kalk! Birkaç dakika sonra idam edileceksin istediğin son birşey var mı?
Elessar
-Kahve...
Finrod
-Son isteğini neden böyle aptalca bir şekilde kullanıyorsun?
Elessar
-Kahve...
Finrod
-İdam edin!
Adı:Finrod
Yaşı:21
Doğum yeri: İstanbul
Elessar
-Ayağa kalk! Birkaç dakika sonra idam edileceksin istediğin son birşey var mı?
Finrod
-Hayal...
Elessar
-Uğruna ölünebilecek tek şey
Finrod
-Hayal...
Elessar başına bir silah dayar ve tetiği çeker.
100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001100100101101001...
bad command of file.
C:\>format elessar
The type of the file system is HUMAN
WARNING, ALL DATA ON NON-REMOVABLE DISK
DRIVE ELESSAR WILL BE LOST!
proceed with Format (Y/N)?y
Format completed
C:\>_
Yeni Yılın Getirdikleri (bir ilkokul ödevi)
Başımın iki yanından sarkan beremin örgüleri gözümün önünde sağa sola sallanıyordu ben kapımın altındaki zarfı fark ettiğimde.Kısa adımlarla ve sol elimdeki kahveyle zarfa doğru yürüdüm, eğildim, yerdeki kırmızı zarfı aldım.Dakikalar sonra kahvem yarılanmış, zarf yırtılıp masanın üzerine atılmıştı, bense noel babanın bana yolladığı mektubu okumaktaydım kanepemin üzerinde.Tam bu sırada yanlışlıkla sol yanımdaki kumandanın kırmızı lastik tuşuna çarpan elim güçte sezdiğim dengesizliğin kaynağını anlatacaktı bana.69 yaşındaki devrik bir diktatörün yeni yılı hatta şafağı bile göremeden boynundaki ilmek tarafından tıpkı yönettiği ülkeye yapıldığı gibi "özgürleştirildiğini" anlatıyordu donuk sesli kara kutu.Gözlerimin önündeki kağıtta ise barış ve sevgi sözcükleri sıkça tekrarlanmaktaydı.
Gözlerimi ovuşturdum, mektubu bir kenara koydum, gözlerimi kapayıp yalnızca o anın sesini dinledim bir süre.Çöl rüzgarını, okyanus sesini, ince ve soğuk karın kokusunu hissettim, yenilendim, unuttum, yoğunlaştım.Uzun zaman geçmiş gibiydi son seferin üzerinden oysa sadece 4 mevsim ve 12 ay geçmişti geçen yılın başından beri.İnsan ömrüyle kıyaslandığında bir hayli kısa ama o insan ömrünün içinde bir o kadar önemli bir zaman dilimiydi.Soyut bir kavramdı tamamiyle aslında: Yeniydi ve yıldı.İnsan elinden çıkmış paradoksal bir şekilde öznel bir genellemeydi.Kafamdaki radyo susmuştu, ellerimde tüm yaşamımın sorumluluğu, kalbimde o tek ve özel olan, ruhumda hayaller, ruhumda sarmaşığım, ruhumda iyiye dair...
Neler yaşandı son bir senede aslında pek umrumda değil arşivlemek ama bir şiiri geliyor Sunay Akın'ın böyle anlarda aklıma.Bir cafede kendi el yazısıyla yazdığı o şiir:
ALACAK
Yol kenarındaki yağmur mazgallarını
Kumbara sanıp harçlığımı atardım
Bu yüzden en çok
Denizden alacaklıyım
Eğer diyorum kendi kendime eğer hayaller hesabının T'sinde borç kısmı çok doluysa üzülmeli insan.Aslında herşeyden alacaklıyız ama verilen tavizler bizi o cam kavanozda yaşamaya iten.Kilosu 100ytl'den satıyoruz ruhlarımızı para eder diye şeytana oysa sadece 21 gram adam başı ve biz bunu sanki bilmiyormuşcasına devam ediyoruz.
Telefon ediyorum isteksiz geliyor sesi.Onun yanında olmak istiyorum.
Dışarda kar yağıyor ve şuan üstümde koca bir mont, başımda hala aynı bere ve botlar var ayaklarımda.Yürüyorum, susuyorum, izliyorum.Beyaz ponponlu kırmızı kukulatalardan almak için birkaç dükkana giriyorum ama kalmadığını fark ediyorum.Burnum kıpkırmızı oluyor ben yine banyo yaptıktan sonra saçlarımı kurutmadan dışarı çıkmışım.Kedimle oynuyorum eve dönünce ve o kucağımdayken ben biraz çay içiyorum zifiri sessizlikte.
Yeni yılın getirdikleri nerede bu yazıda? Onuda siz bulun artık...
[Led Zeppelin - No quarter]
Saydam Lila
kendi kendime konuşup duruyorum bir başkası gibi
ben, ben değilim artık inan
o ilk adımdan eser yok sözlerimde
aynada gördüğüm gözler kimin?
içinde yaşadığımız şey farklı bireylerın ortak cehennemi
yürürken yalpalıyorum, görüşüm çok net değil
fotoğraflar beni sonsuz bir şimdiki zamana götürüyor
ben varım sen yoksun hiç kimse yok
zihnimdeki o korkunç geri dönüşlerin, anlık ömürlerin bileşimi bu
gördüklerim, gerçekleri algılama biçimim sadece
gerçekler gördüklerim değil
başım dönüyor...
alevden bir adam, yürüdükçe yanıyor heryer
ah brakma beni kendimle baş başa ne olur!
ellerimi uzattığımda uzuyor zaman, imkansız sevdalar çelişiyor
ağlamak çözüm değil biliyorum ama suskunluktan daha anlamlı
yüzüm asık ve sevmiyorum bunu hepiniz gibi
eski dostum hoşgeldin evine yine eskisi gibi...
Sahibinden İhtiyaçtan
Biraz dünya biraz devran
Ellerimde kükürt kokusu geceden kalma bir iz
Sokaklar insanlar gözaltılar
Başımın üzerinde duran bu kocaman soru işareti birtek bana mı görünüyor ne?
Mazeret değil biliyorum ama
"Hastayım gitmesem okula bugün"ler var zihnimde
Hem kim hatırlar kim görür ki biraz kaytarsam kendimle?
Yağmur temizlemez ruhumu
Ancak karışır belki damlalara üzerimdeki ölü toprağı
Ufak seller yaratır mikrokozmozlarda
Notaların tınısı giriyor bir kulağımdan içeri
Tıkanıyor bir ötekinde
Sen ben o hepimiz uykusuz kalıyoruz gecelerce
Yaşlı adam memnun halinden
Görmesemde biliyorum içinden güldüğünü sinsice
Biraz kül biraz duman
Biraz düşün biraz uyan
Sorular bile kendini sorgular kaldıkları hücrede
Sorgular da yalan
Göz bebeklerimi gökyüzüne dağıttım gün ışığını kendime braktım
Karanlık benden bir parça armağan hayata
Dönmüyor değirmenler ellerimde sıkılmış taşların suyuyla
Yürüyorsak eğer hak bildiğimiz yolda tek başımıza
Hissiyat mevzuatı ağır
Öyle olmaz rakı sofrasına meze
Biraz kül ver bana biraz da duman
Dön baba dönelim
Dön baba dönelim
Metamorfoz*
Yüzü buruşmuş, bakışları sabit
Suyun sesi gençliğini getiriyor gözü önüne damla damla
Yüreği yorgun, yüreği ağır ve sancıyor
Her nefeste biraz daha tükeniyor hepimiz gibi ama
Birçoğumuzdan daha yakın yitime, biliyor
Genç adam kapa gözlerini
Genç adam çöl uzakta ama fırtına yakın
Ellerinde kağıttan gemiler var
Birkaç tane de havuzda yüzmekte
Kiminin bir kısmı suyun içinde
Kimisi yan yatmış, kimi çoktan batmış
Genç adam hayallerin var mı?
Genç adam ruhlar hep dargın mı?
Esen rüzgarda dalgalanıyor su yüzeyi
Başını gökyüzüne yaslıyor yaşlı adam
Mavi dağ ile beyaz bulutu izliyor
Özgürlüğünü hapsediyor beden hücrelerine
Genç adam vakit geldi
Genç adam kapa gözlerini haydi
Kağıt gemilerde dolaşıyor elleri
Alışkın olduğu birşeyleri arar gibi
Yalnızlığını hatırlıyor birden bire
Genç adam hiç aşık oldun mu?
*cf:Morfin
Liman
Küçük Kağıtlardaki Sevgi Sözleri
Özgürlüğümün tadını çıkarıyorum doyasıya
Masam darmadağın, yatağım toplu değil
Yere oturuyorum geniş penceremin önünde
Sırtımı duvara yaslayıp gün doğumunu izliyorum boş odamda
Gözlerim kapalı ruhum açık dalıyorum sonsuzluğun denizine
Sırılsıklam çıkıyorum geri cebimde binlerce sesle
Umursayacak halim yok diyorum işte
Deniz kokusu sinmiş ellerime
Kürek çekmeyi unuttuğumu fark ediyorum git gide
Boş cam şişelerin üzerinde eriyen mumlar yanıyor
Daha az konuşuyorum artık
Gri bulutlar Tanrı'nın sözlerini taşıyorlar
Yağmur yağınca hepimiz arınıyoruz damlalarla
Umursayacak halim yok
Oyuncak bir yaşam alıyorum
Güneş gören bir yere koyuyorum
Düzenli olarak suluyorum
Büyütüp içinde yaşıyorum...
Jüpiter ve Sonsuzluğun Ötesi
Her gece çatısından yıldızları izlediğim köhne ahşap evin içinde
Bu defa farklı bir yüzle farklı bir gecenin yıldızlarını topluyorum ruh sepetime
Eskisi gibi parlak değillerse bile
Yinede incitmiyor bu solgunluk bedenimdeki karartmaları
Soluduğum düşler kadar gerçek sokulduğum boşluk kadar hayal
Tüm bu yalanlardan kurulu masal
Yokoluşun imgelemleri sinerken bir fotonun içine
Ben yatağımda beklediğim konik suskunluk nöbetlerinin sancısını ekliyorum
O anlardaki suskunluğun beni dönüştürdüğü keşişin özlemine
Giderek daha az akışkan bir hal alıyor gördüğüm gün düşleri
O hızlı dibe vuruşun vurgunu bu üstümdeki bir deli gömleği gibi sarmalayan beni
Kırılan bir kadehin içindeki şarap gibi hep orda olan ruhum
Ve dağılan bedenim gibi
Yeniden gözlerinde bir damlayım sonsuz sürekli
Şimdi biraz izin ver kimliğimi almadan benden geri
Halüsinoksijen
Gerçek diye birşey yok
Dinle!
Gerçek diye birşey yok
Gör!
Gerçek diye birşey yok
Hisset!
Gerçek diye birşey yok
Gerçek diye birşey yok
Gerçek diye birşey yok
Gerçek diye birşey yok
Gerçek diye birşey yok
Gerçek diye birşey yok
Ama yalanlar hep var
Ve bir kısmı sarışınlar.
Günetapan
Suskunum ya da çok sesli,
Düşünüyorum,
Düşünüyorum,
Düşünüyorum,
Konuşuyorum,
İzliyorum,
İzlenmiyorum,
Bekliyorum,
Bekletmiyorum,
Bazen beklenilmeyeni yapıyorum,
Bazen beklenilmeyenin ta kendisi oluyorum,
Dünya dönüyor, yaşam sürüyor,
Çıkmazlarım oluyor,
Çıkmazları pek sevmiyorum,
Sorunları çözdükçe yenilerini istiyorum,
Yenilendikçe daha çok sorun çözüyorum,
Bazen ise hiç çözmüyorum,
Dolanıyorum,
Dolandırıyorum,
Dolandırılıyorum,
Adlandırılıyorum,
Adlandırmayı her zaman istemiyorum,
Dokunuyorum,Dokulanıyorum,
Kırmızıyı yeşili maviyi karıştırıyorum
Oyalanıyorum
Ve oyalanıyorum
Dünya dönüyor, yaşam sürüyor,
Gülümsüyorum,
Gülümsetiyorum,
Yanıyorum,
Yanıyorum,
Hiç üşümüyorum,
Kedileri seviyorum,
Kahve içiyorum,
Ruhum çağırıyor, haydi kaçıyorum!
GirDarp
Dökülenler süzülüyor gecenin içine
Zaman atlar, ellerim üşür
Kare kare ilerler şafaklar
Her karenin arasında, milyon yıllar süren nöbetler
Gölgem benim yokluğumdur, varlığımsa gölgemin eksikliği
Biraz daha kendim olsa ya bu bende
Eksik kalmasam
Bedenim zorlanıyor ruhumu taşımakta
Herşey, birbirini iter gibi sanki
Nehirler alevden, deniz dipsiz lav
Yüreğimin kanatlarıyla süzülmeye çalışan
Kelimelere tutunan bir sahte kahraman, ben
Bu nasıl bir ağırlık böyle üzerimde
Ne desem, ne söylesem iyi gelmiyor
Göğsümün üzerine bir çekiç gibi iniyor gece
Nefessiz kalıyorum,
Yine...
Gece Yürüyüşü
Alabildiğine sessizliğin ortasında her kar tanesi, yolculuğu sırasında birşeyler fısıldıyor, yakınımdan geçenleri daha iyi duyabiliyorum ancak yinede anlayamıyorum.Dar ve uzun sokakta hiçbir binanın ışıkları yanmıyor, fısıldaşan kar taneleriyse sokak lambalarının solgun turuncuya çalan ışığında hiç bitmeyecekmişçesine çok ve görevini hayatı pahasına bile olsa tamamlamaya yemin etmiş bir samuray kadar kararlılar.Bir an için durup başımı geriye çeviriyorum, ardımdaki ince kar tabakası üzerindeki koca ayak izlerimi görüyorum ve fısıldayan tanelerin yavaş yavaş o boşlukları kapattıklarını.Çok uzaklardan bir otomobilin geçtiğini bildiriyor kulaklarım beynime.Gecenin içine yayılan o boğuk sesi tanıyorum.Ellerim paltomun ceplerinde soğuktan parmak uçları kıpkırmızı ve tırnakları bembeyaz duruyorlar, bu sırada yürüyüşüme kaldığım yerden devam ediyorum.
Bedeni kendi içinde bir rutine brakmış olan ruhum, giderek genişliyor içinde bulunduğum sokakta.Gecenin içindeki hafif rüzgarda tıpkı bir duman hüzmesi gibi ufak girdaplar çizerek sokağın her yanına doğru şişiyor.Nefes alıp verişim, peşpeşe adımlarımdan çok daha ağır bir ritimle devam ederken, ruhumun sokağın iki yanındaki binaların yüzeylerinde dolaştığını hissedebiliyorum.
Duruyorum, kollarımı iki yana açıp gökyüzüne bakıyorum ve yavaş yavaş derin bir nefes alıyorum.Ruhum bedenime geri dönüyor o nefesle, gecenin soğuğunu, kar tanelerinin fısıltılarını, ve binaların hikayelerini hapsederek içine.Sonrasında ciğerlerimden dışarı çıkan buharsa varoluşumun bütüne braktığı bir iz olarak kalıyor.
Yeniden adımlamaya başlıyorum dar sokağı, köşeden dönüyorum, yok oluyorum...
De(li)lik
Başucumdaki saatin kadranında
Zaman kulağıma fısıldamıyor
Anlıyorum, sessizliğinde parmağı var bunda
Oksijen tüketimi ortalamasını tutturmak için nefes almıyor
Hacmen yüzde doksan ruhtan oluşan bedenim
Hayatta kalmaya çalışıyor aynı zamanda
Ucunda, ağzına saplanmış herhangi bir soru işaretinin
Ellerini üzerimde dolaştırma bu gece
Sevişmekten yoruldum seninle uykusuzluğum
Hem öyle karanlık öyle karamsarsın ki
Üstelik sana tutunamıyorum
Karabasanlar göz bebeklerimde saklanıyor
Beni boğmaya çalışanlar onlar uykumda
Gündüzün ışık tohumlarını söküp alıyor
Ve aya kurban ediyorlar onları, bilincimin satır aralarında
Bitkisel hayatıma yeniden anlam kazandırıyor kahve çekirdekleri
Sağ omzumdaki alkolik melek kadehini bana kaldırıp, istemsizce hıçkırıyor
Aynalar, peygamberleri bile asi gösterir
Brak gitsin diyor sonrasında, tutsak kederleri
Su olup akıyorum yeniden
Sarhoşluk beni benden alıyor
Biriniz bir yeri açık mı bıraktı?
Üşüdüm, kalbim cereyan yapıyor...
Beş
Elimdeki hayali kalemle suya yazdığım yazılar.
Rüzgar deliliğime övgü, rüzgar saçlarımın arasında beni sarar.
Gözlerimin içindeki gölgelerin, o hastalıklı yansımaları,
Gölgelerin gözlerini, ruhuma odaklar.
Işığım, sessiz bir filmi oynatıp duruyorsun rüyalarımda;
Konuşamıyorum, dokunamıyorum, bağlıyorsun beni adeta.
Deniz fenerimin tepesinden dünya ne kadar sakin;
Suların sarhoş eden fısıltıları alkolden daha çok çarpıyor beni.
Ağır bulutlar cennetin varlığını yüceltiyor,
Ağır bulutlar Tanrı'nın sözlerini taşıyor şehre
Ve her yağmurda biraz daha arınıyor "ben"lerimiz.
Bir martıyla süzülüyor hayali gözlerim, gerçekliğin ortasına.
Sonsuz mavi, sonsuz gri...
Yarı baygın her an gibi, sanki yeniden soluyorum seni.
Başım sanki hala boynuna gömülü, kokun hala hafızamda;
Yere çarpmadan önce son kez hissediyorum seni.
Başımın kenarından kan sızıyor yavaşça,
Ağır ağır damlıyor içinde bulunduğum yamuk çercevenin sol köşesinden,
Buharın içinde bir bardak çay oluyor,
Dönüşümümü tamamlıyorum senin içinde.